Günümüzde insan hayatını tehdit eden en önemli hastalık grubunun başında kalp damar hastalıkları yer almaktadır. Kalp damar hastalıklarından ölüm oranı, halen tüm kanser olgularınınkinden 2 kat daha yüksektir. Ülkemizde her yıl 260,000 yeni kalp damar hastası eklenmekte ve ülkemizde yılda 160,000 kişi maalesef kalp damar hastalıkları nedeni ile kaybedilmektedir.
Güncel modern tedavide amaç, kalp damar hastalıklarının önceden tespit edilmesi ve koruyucu tedavinin yapılmasıdır. Bu amaçla kimlerin kalp damar hastalıklarına maruz kalacağının öngörülerek tedbir alınması birincil hedeftir. Bu konuda Hipertansiyon ve Diyabet uzun yıllardan beri en iyi bilinegelen ve değiştirilebilir olan, büyük risk faktörleridir.
Ülkemizde yapılan TEKHARF ve TURDEP çalışmalarında diyabetlilerin oranı %8.1-7.2 ve hipertansiyon oranı ise erişkin erkeklerde %36.2, erişkin kadınlarda ise %43.1 olarak olarak bildirilmiştir. Ülkemizde Hipertansiyon oranı yaş ile birlikte hızla artmaktadır ki bu oran 40 lı yaşlarda çok daha belirgindir. Bölgesel dağılımda önemli bir faktör olup, Marmara, Karadeniz ve Doğu Anadolu Bölgelerinde bu oran >%35 dir.
Diyabet ve Hipertansiyon tıpta kardeş hastalıklar olarak bilinmekte ve diyabeti olan hastaların %70 inin hipertansiyonuda olduğu bilinmektedir. Diyabetik hastaların %60 ının ölümünden kalp damar hastalıkları sorumludur. Diyabetik hastaların en önemli sorunları karşılaşacakları damar tıkanıklıklarıdır ve bunu başında kalp damarları gelmektedir. Tek başına diyabet varlığı kalp damar hastalıkları riski açısından, kalp krizi geçirmiş bir hastanın riskine eşit risk taşımaktadır ve diyabet kalp damar hastalıkları riskini 10 yıllık sürede %20 artırmaktadır. Günümüzde diyabet hastasının tanımıda güncel çalışmalar ile birlikte değişmektedir. Bu çalışmalar ışığında "bozulmuş kan şekeri kontrolü" adı altında diyabete giden ara tanımlar yerleşmiştir. Günümüzde Diyabet Komisyonları açlık kan şekerini <100 mg/dl olarak tanımlamaktadır. 100-126 mg/dl arası açlık kan şekeri "bozulmuş kan şekeri kontrolü" olarak tanımlanmakta ve >126 mg/dl ise aşikar diyabet olarak yer almaktadır. Maalesef bu yüksek oranlar içerisinde diyabet hastasının yıllık kalp krizi geçirme oranı %1.58 olarak katlanmaktadır.
İyi kontrol altında olmayan diyabette tipik olarak hipertrigliseridemi ile beraber HDL düşüklüğü bulunur. Hipertrigliseridemi LDL metabolizmasını etkileyerek daha küçük ve yoğun LDL moleküllerinin oluşmasına yol açar. Bu LDL formu, daha az yoğun olan LDL'ye göre beher miligram HDL kolesterol başına daha aterojeniktir.
Düşük HDL düzeyleri açık bir şekilde, artmış koroner riski ile bağlantılıdır. Bunun ters kolesterol transportundaki bozulmadan mı kaynaklandığı, yoksa diyabetteki trigliserid ve LDL anormalliklerini doğuran altta yatan patolojik metabolizmanin bir yansıması mı olduğu belirsizdir. Bununla beraber, kontrol dışı tip-I ve tip-II diyabette Lp(a) düzeyi bozukluklari da oldukça sıktır.
HDL kolesterolün ateroskleroz gelişiminde koruyucu bir rolü vardır. Aterosklerotik plaklardan kolesterolün geri alinmasinin HDL tarafindan ve muhtemelen reseptör baglantili mekanizmalarla saglandigi hipotezi ileri sürülmüştür. Düşük HDL, yani 35 mg/dl altindaki HDL degerlerinin önemli ve bagimsiz bir koroner risk faktörü oldugu bilinmektedir. Ancak tek başina HDL düzeylerini yükselten bir yöntem olmaması, ve yaşam tarzinin düzeltilmesiyle birden fazla lipid parametresinin düzelmesi nedeniyle HDL yükseltmenin koroner riski azaltici etkisini ölçmek güçleşmektedir.
Uluslararası Komite tarafında 2003 yılında hipertansiyon tanımı, tansiyonu yaptığı damarsal zararlar göz önüne alınarak yeniden yapılmıştır. Bu kılavuza göre büyük tansiyonun 130 mmHg nın üzerinde ve /veya küçük tansiyonun >85 mmHg olması yüksek olarak kabul edilmektedir. Son 10 yıl içerisinde ülkemizde erişkinlerde ortalama kan basıncı bayanlarda 4.4 mmHg ve erkeklerde 6.4 mmHg daha fazla artış göstermektedir. Hipertansiyonu olanlarda başlıca hasar gören hedef organlar; kalp, koroner damarlar, beyin damarları, böbrek ve göz damarlarıdır. Yapılan çalışmalarda hipertansiyon tedavisi; inme (felç) riskini %35-40, kalp krizi riskini %20-24 ve kalp yetersizliği riskini %50 azaltmıştır. Günümüzde yapılan incelemeler hastaların sadece %70 inin hipertansiyonlarının farkında olduğunu göstermiştir. Bu hastalığının farkında olan grubun ise 59 u tedavi almakta ve hastaların sadece %34 ünde kan basıncının tam olarak kontrol altına alındığı gösterilmiştir. 2004 yılında ADA (American Diabetes Association) tarafından yayınlanan kılavuzda hipertansiyon tedavi hedefi <130/80 olarak belirlenmişti. Özellikle 2000 li yıllarda sonuçlanan, uzun dönem bilimsel çalışmaların sonuçları gerek hipertansiyon ve gerekse diyabet hastalığının sınırlarını, neden olduğu riskleri ve tedavi seçeneklerini yeniden tanımlamıştır. Bu kılavuzlar, bugün eski tanımlarımızın ve tedavilerimizin tamamının yeniden gözden geçirilmesini gerekli kılmıştır. Çünkü ana hedef organ kalp ve damarlardır. Bu hastalıkların önceden tespit edilmesi ve doğru tedavi edilmesi, yukarıda anlatıldığı üzere hastalık konusundaki riskleri önemli oranda azaltmaktadır. Bu gün için bu hastalıkların tamamen önüne geçmek mümkün olmasa da, diyabet ve hipetansiyonun kalp ve damarlara vereceği zararı engelleyerek, hayat kalitesini artırmak ve istenmeyen ölümleri azaltmak mümkün ve ispat edilmiş bilgilerimizdir.
Önemli bir konu söz konusu hastalıklar ve kalp damar hastalıklarının, ne yazık ki özellikle erken dönemde hiçbir belirti ve sıkıntı oluşturmadan sinsice devam edebilmesidir. Bu nedenle şikayet hissetmeyen hasta büyük bir organsal hasar yaşamadan önce, bunun farkına varamamakta ve "benim daha önce hiçbir sıkıntım yoktu" sözlerini çok defa acil polikliniklerde duymamıza neden olmaktadır. Bu çalışmanın amacı hipertansiyonu ve/veya diyabeti olan hastaları erken ve doğru teşhis etmek, doğru tedavi etmek, özellikle bu hastaları kalp ve damar hastalıkları yönünden kontrolden geçirerek gerekli tedbirleri almaktır. |